Bizim Yunanistan Hikayemiz: Selanik’ten Sonra Sithonia Keşfi
Herkes gibi, Kurban Bayramı’nı tam bir fırsat bilerek, epeydir aklımızda olan o Yunanistan hayalini gerçeğe dönüştürmeye karar verdik! “Bayramda çok kalabalık olur” dediğinizi duyar gibiyim; evet, haklısınız. Ama gidiş dönüş günlerinizi son dakikalara bırakmazsanız, inanın ki çilesiz bir şekilde gidip gelebiliyorsunuz.
Yolculuk serüvenimize gelince; Tekirdağ üzerinden İpsala’ya doğru yola çıktık. Yaklaşık 2,5 saatlik bir yolculuktan sonra vardığımızda, gümrük ve pasaport işlemlerini tamamlayıp Yunanistan’a geçtik. Ardından rotamız üzerinde sırasıyla Dedeağaç (Alexandroupoli), Gümülcine (Komotini), İskeçe (Xanthi) ve Kavala üzerinden Selanik’e doğru ilerledik.
Selanik’e giderken, küçük ve şirin bir liman şehri olan Kavala’ya uğrayalım dedik. Sahilde biraz gezip karnımızı doyurduktan sonra keyifle yolumuza devam ettik.
Selanik (Thessaloniki)
Yunanistan’ın ikinci incisi Selanik, adını vaktiyle Büyük İskender’in kız kardeşi Thessaloniki’den almış. Şehre ayak basar basmaz, otele yerleşme telaşımızın ardından hiç vakit kaybetmeden, büyük bir heyecanla beklediğimiz yere, yani Atatürk’ün Evi’ne doğru yola çıktık.
1881’de doğduğu bu kutsal ev, şimdi müze olarak kapılarını açıyor. Hemen bitişiğinde Türk Konsolosluğu’nun olması da ayrı bir anlam katıyor. Evin bahçesindeki o meşhur nar ağacını Atatürk ve babasının diktiğini öğrendiğimiz an, hissettiğimiz coşku adeta katlanarak arttı.
Bizans Kale Surları (Kastra)
Bu anlamlı ve duygu dolu ziyareti tamamladıktan sonra, Selanik’i bir de yüksekten görelim dedik. Selanik Kalesi’ni görmek için tepeye tırmandık ve kendimizi o eşsiz Selanik manzarasıyla baş başa bulduk. Gerçekten nefes kesici!
Merkezden Castra’ya (Selanik Kalesi) giden yol, biraz yokuş ve merkezden uzak olduğu için yürüyerek çıkmak gerçekten zorlayıcı olabilir. Eğer arabanız varsa sorun değil, yoksa taksiye binerek uygun bir fiyata rahatça çıkabilirsiniz. Burası, halk arasında Ano Poli (Yukarı Şehir) olarak da biliniyor. Tepeye ulaştığınızda ise tüm zahmetin karşılığını alıyorsunuz; tüm Selanik, panoramik bir kartpostal gibi gözlerinizin önüne seriliyor.
Selanik Kalesi’nin hemen karşısındaki şirin hediyelik eşya dükkanına girdiğimizde, bizi inanılmaz sıcak karşılayan dükkan sahibiyle tanıştık. Öyle pozitif bir insandı ki, onunla bir hatıra fotoğrafı çektirmeden edemedik!
Şehri yukarıdan seyrettikten sonra, sahilin enerjisini hissetmek için aşağı indik. Sahilde güzel bir yürüyüş yapıp mola vermek isterseniz, buradaki restoranlardan birini tercih edebilirsiniz.
Beyaz Kule (Lefkos Pirgos)
Selanik’in sembollerinden olan Beyaz Kule hakkında kısa bir not düşmek gerek: Bu heybetli yapı, şehrin kültürel mirası açısından çok önemli bir yıla damgasını vurmuş.
1988 yılında, Selanik’in erken Hristiyanlık ve Bizans anıtları UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girerken, aynı yıl Beyaz Kule de Europa Nostra (Avrupa Kültürel Miras Kuruluşları Federasyonu) koruma ödülünü almış.
30 metre yüksekliğinde ve 6 katlı olan bu etkileyici yapı (taban çapı yaklaşık 70 metre), günümüzde müze olarak kullanılıyor ve tarihi dokusunu korumaya devam ediyor.
Selanik’te bir gece konaklayıp kısa bir şehir turu yaptıktan sonra, rotamızı hemen Halkidiki’ye doğru çeviriyoruz. Artık deniz, kum ve güneşe doğru yoldayız!

Halkidiki
Halkidiki’nin tam üç yarımadadan oluştuğunu görünce, gitmeden önce hemen internette bir araştırmaya daldık. Her biri hakkında biraz bilgi edindikten sonra, sonunda hangi bölgenin bize en uygun olduğuna kararımızı verdik.
Kassandra / Sithonia / Athos
Yarımadaları incelerken, ilk olarak Kassandra‘yı gördük. Araştırdık ki, burası beach barlar ve tesislerle dolup taşan, Halkidiki’nin en popüler yeriymiş. Sithonia’ya göre daha küçük ama daha yapılaşmış, yani eğlencenin ve kalabalığın adresi belliydi.
Ama sonra rotayı ortaya, yani Sithonia‘ya çevirdik! Çünkü okuduğumuz her yerde buranın Kassandra’ya göre daha sakin, tam kafa dinlemedik bir yer olduğu yazıyordu. Biz de “o zaman huzura gidelim” dedik ve tercihimizi bu yönde kullandık. İyi ki de öyle yapmışız! Bayram haftası olmasına rağmen, burası diğer bölgelere kıyasla sakinliğini koruyordu. Burada doğa ve deniz ile resmen iç içe kalıyorsunuz ve kolaylıkla ulaşıp gününüzü geçirebileceğiniz bir sürü nefis koy ve plaj seçeneği de cabası!
En sağda kalan Athos (Aynoroz) ise bambaşka bir dünya. Üzerinde manastırların bulunduğu, kadınların alınmadığı özel bir ada! Erkekler bile buraya sadece özel bir izinle girebiliyor. Biz burayı sadece Sithonia’daki o meşhur Orange Beach’in olduğu taraftan uzaktan görebildik.
Peki neden böyle? Bir rivayete göre; Azize Meryem Kıbrıs’a giderken gemisinin yoldan çıkmasıyla Aynoroz kıyısına gelmiş. Adayı öyle sevmiş ki, oğluna dua ederek buranın kendisine verilmesini istemiş. Oğlu İsa Mesih de kabul etmiş. İşte Aynoroz bu yüzden hala “Tanrının annesinin bahçesi” olarak adlandırılıyor ve adada kadın cinsini yalnızca Azize Meryem’in temsil etmesi gerektiğine inanılıyor. Bir diğer sebebi de din adamlarının bekâret yeminini bozmasını engellemenin en basit yolu olmasıymış. Üstelik bu kural, kediler hariç, dişi hayvanlara bile uygulanıyor!
Sarti
Yukarıda da bahsettiğim üzere, biz huzur dolu Sithonia yarımadasını tercih ettik. Konaklama için de Sarti koyunda, tesadüfen karşımıza çıkan Hotel Agni On The Beach’i seçtik. İyi ki de seçmişiz! Konumu, temizliği ve hele kahvaltısı ile otel resmen harikaydı. Otel’e adını veren sevgili Agni Hanım’a da hoş sohbeti ve ilgisi için buradan bir kez daha teşekkür etmek isterim.
Sarti, incecik kumlu sahile sahip, öyle çok kalabalık olmayan, tam kıvamında bir koy. Kumsalda şezlong ve şemsiyelerin bulunduğu küçük kafeler var. En güzeli de ne biliyor musunuz? Bizim buralardaki gibi ekstra şezlong veya şemsiye parası ödemiyorsunuz! Akşamları ise sokaklar, hediyelik eşya dükkanlarıyla öyle bir renkleniyor ki… Sahildeki restoranları tercih ederseniz de denizi ve muhteşem gün batımını izleyerek keyifli bir akşam yemeği yiyebiliyorsunuz.
Bu arada, Sarti’de akşam olunca tabii ki yerimizde durmadık! Gece gezmelerimize ATV motorla devam ettik. Çektiğimiz harika fotoğraf kareleri de o anları hafızamıza kazıdı, anılarımızda yerini aldı bile!
Orange Beach (Portakali Beach)
Sahil şeridinde o kadar çok koy var ki, inanın hepsi birbirinden harika görünüyor! Orange Beach (Portokali) de bunlardan sadece bir tanesi. Burası, taşların arasına sıkışmış, yeşilin ve mavinin muhteşem birleşimine sahip bir koy. Anlayacağınız, bildiğimiz koylardan çok farklı; adeta kartpostal görüntüsünde bir yer! Havlunuzu direkt taşların üzerine sererek orada güneşlenip, o aralardan denize girebiliyorsunuz.
Yeni yerler keşfetmek ve değişik tatlarda buluşmak dileğiyle…


